Kayıtlar

Mart, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor
Resim
 "Değiştiğimi söylesem mi, istesem mi ondan, benimle bütüncül mutluluğa ermesini; yoksa tersine, bu emsalsiz bilginin faydasını kendime mi saklasam paylaşmaksızın? Böylece katarım kendime her ne varsa eksik olan dişilerde; böylece daha çok sever beni, daha bir eşitleniriz ve kim bilir, arzu edilmez şey değil a, bir bakıma ondan üstün olurum belki; çünkü nasıl özgür olur kişi, daha aşağıda iken mevkice ?" diyor Havva, yasak meyveyi yedikten sonra. Adem'e anlattığında, kendiliğinden suça ortak oluyor o da. Suçları ortaya çıkınca başlıyorlar kavgaya. Havva şöyle savunuyor kendini:  " Yaşamayan bir kaburga olarak orada mı kalsaydım ? Buyruk verenim olarak bana, şu halimle, niçin gitme diye kesin buyruk vermedin, ben senin deyişinle, böyle tehlikeye atılırken? Pek gevşek davrandın, direnmedin pek; aslında izin verdin, onayladın ve güzelce uğurladın beni." Aklımdan geçenler malum, yazamayacağım.  William Blake'ten:  

mükemmel boşluk ne güzel bir albüm ismi

Resim
 

Paradise Lost Üzerine Bazı Mülahazalar

Resim
 Yitirilen Cennet'te işler kızıştı. Dördüncü kitapta anca açıldı metin. Şeytanı yerip Tanrı'yı haklı çıkaracağına tam tersine sebep olmuş Milton, neden deniyor burada anlıyorsunuz gerçekten. Şeytanın acı içinde mutlu Adem ve Havva'yı izlediği sahnelerde gerçekten insanın içi bir merhametle doluyor.  Altını çizdiğim bazı yerler var, not alıyorum: "En derinlerde Cehennem kabarıyor; zira buraya taşıdı Cehennemi'i kendisiyle; nasıl uzaklaşamazsa kendinden, Yer değiştirmekle bir adım bile  Öteye kaçamıyor Cehennem'den"    Cehennem benim içimde, demiştim geçen eski bir öğrencime. Bu satırları okuyunca ürperdim birden. Cehennemini içinde taşıyanlar, Tanrı'nın gözünde bir şeytan mı? Cehennemi içimize koyan kim? Yaptıklarımız? Hissettiklerimiz? İnandıklarımız yahut inanmadıklarımız?   "Lanet olsun öyleyse bu sevgiye, çünkü birdir nazarımda Sevgiyle nefret; ebedi keder getirirler bana. Hayır, sana lanet olsun, çünkü hakkında pişmanlık vereni, Onun iradesine...

sıradanbirçarşambasabahı

Resim
Bizi Biz Yapan Hikâyeler'i küçük küçük okuyabiliyorum. Zira haftalık romanlar (modern 8 dersi için) ve master doktora derslerinin okumaları fazlasıyla haftamı dolduruyor. Haftada iki gün dersim olduğunu söylediğimde insanların yüzündeki ifade geldi bak şimdi aklıma. Neyse. Biz alıntılara geçelim: "Kötü günlerimde, öz imgemin zayıf olduğu zamanlarda, kendime iyi günlerimde anlattığımdan daha farklı bir hikâye -trajik bir hikâye diyebiliriz- anlatırım ve bu hikâye dünyayla tüm ilişkilerimi etkileme gücünde olur." "Örneğin anne ve babalarımızla öbür sevdiklerimiz en baştan itibaren bizim hakkımızda hikâyeler anlatırlar, bunların büyük kısmı hayatımızı bundan sonra nasıl yaşayacağımız (ya da yaşamayacağımız) konusunda kendi kendini gerçekleştiren kehanetler olarak işlev görür." Şimdi bu iki alıntı böyle çıplak haliyle klişe geliyor biliyorum. Ama Randall'ın örnekleri kafamda bir şeylerin yerini sağlamlaştırdı ve beni bazı direndiğim şeylere ikna etti. Aslında fa...

21.25

Resim
  Kıskanmak bitti. Üstüne filmi de izledim. Unutmadan birkaç not almak istedim buraya. Kitabı üçüncü okuyuşum. İlkini meraktan, ikincisini doktora tezi için okumuştum. Zihnimde daha iyi bir roman olarak kalmış. Bu sefer niyeyse gözlerim hep kusurlara odaklandı. Seniha'nın takıntılı kıskançlığı baştan bana biraz paranoyaklık gibi geldi.  Zira metin hep onun gözünden ilerliyordu. Öyle devam etse orijinal olabilirdi. Sonra sonra Tanrı bakış açısı girdi devreye ve Seniha'yı doğruladı. Ama sanki aynı kişilermiş gibi doğruladı, bu dikkatimi çeken ilk kusur. Yani iki kamera var ama tek kamera gibi. Anlatamadım da neyse. Romanın sonu fazlalık. Mükerrem'in gemide tesadüfen karşısına çıkması abartı. Halit'in arka planı çok donuk. Seniha'nın gözünden okuyunca tamam, donukluklar, kopukluklar normal. Ama işte arada devreye giren Tanrı kamerası işi bozuyor. O hiç devreye girmeseydi... Öte yandan dildeki donukluk, soğukluk çok iyi bence. O atmosferi veriyor.   Filme gelince......

bugün orda da cumartesi mi?

Resim
Şiddetli diş ağrısıyla kendimi Ankara'ya attım ama şükür ki sorunu çözdü, beni feraha erdirdi kuzenim. Bu sefer kitaplarımı doldurup gelmedim, yalnızca Kıskanmak'ı aldım yanıma. Tüm gün okusam ancak bitirebilirim, zira diş meselesi beni okumaktan biraz men etti son günlerde. Yine de etrafımda kitaplarımın tamamı olmayınca, kendi çalışma masamda değilsem, tuhaf bir emanet hissi peyda oluyor hemen. Odaklanmakta gerçekten zorluk çekiyorum. Kendime koyu bir kahve demledim. Oturdum bilgisayarın başına. Nahit Sırrı ile ilgili birkaç kaynağa baktım. Everest tefrika halinde kalmış romanları kitaplaştırmış, bence çok kıymetli bir iş. Öykülerini de toplu olarak bastı zaten, kütüphanemde var. Yazılarını da kitaplaştırıyorlar. Böyle kaç yazar var Allah bilir, yazıları sağda solda kalmış... Aslında bir çoğu gün yüzüne çıktı bu işler popüler olunca ama yine de eminim çok vardır daha. Öğrencilerimde bu heves hiç yok, hepsi teorik şeyler peşinde. Büyük idealleri var, anlıyorum. Ancak bu büyük ...

23.25

 Çizim kursunda çok sıkılıyorum. Diş ağrım dayanılmaz halde, iyi ki Arveles var. Bugün öykü olmayan bir öykü yazdım, iyiye işaret. Sait Faik okuyacak halim kalmadı gece. Gündüz Deniz Yüce Başarır'ın Perde Kapanmasa Görecektiniz'ini okudum biraz. Fotoğraflar o kadar güzel ki. Ve o dönemki ruh, heyecan... Bir de böyle bir ailede yetişmiş insanları düşündükçe aşırı kıskanıyorum, elimde değil. Her akrabalık derecesinde bir sanatçı var resmen. Kitapların, sanatçıların, yazarların içinde büyümek... Nasıl muazzam bir şeydir kimbilir... 
 Jonathan Glover'ın "kendimize kendimizle ilgili hikâyeler anlatarak kendimizi yarattığımız görüşü".

22.09

Resim
  Hüseyin söylemişti bu filmi, bu akşam izledim. Yani nasıl desem... O kadar değişik bir filmdi ki. "Ben ne izledim ya" dedim demişti, haklıymış. Başı başka ortası başka sonu başka... Şaşırtan, koltukta zıplatan bir hikâye. Bir yandan başka dünyalar, başka kültürler, kusurlar, günahlar, arayışlar... Güzeldi gerçekten. *  Bu kitaptan da H. bahsetmişti. Bloga yazmanın saçma olduğunu düşündüğüm an, bu kitabı hatırlıyordum. Sonunda kitaplığıma aldım. Bu küçük notlar, kişisel olsun olmasın kıymetli. Birileri okuyor diye değil, okusun diye değil. Bunu nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Son yıllarda kaybedilen bağlar, küçük hassasiyetlerle ilgili. Her şeyin benzersiz, farklı, dikkat çekici olması gerekiyor çünkü, yoksa yok olup gidiyor. Aşağılanıyor, küçümseniyor. Kimsenin kimseye tahammül etmediği, çok kolay yalan söyleyebildiği, birinin duygularını incitmenin hiçbir anlamının kalmadığı bir çağ. O yüzden kendi halinde yazmak, küçük notlar almak, bunları ifşa etmek ama bağırmamak......
 Khatun diye bir gösteriden çıktım birkaç saat önce. Allahım böyle kötü bir şey az izlemişimdir. Profesyonel bir dans ekibi bekliyordum, ilkokul müsameresi ayarında bir şey çıktı. Of çok kötüydü çok. Yazık oldu saatlerime... 
Resim

22.03

Resim
  Mubi'de "Father Mother Sister Brother"ı izledim. 3 aile hikâyesinden oluşuyor. Güzeldi. Üzerine yazacak pek bir şey yok aslında ama kendimi yazmaya zorladığım şu günlerde lafı biraz uzatsam iyi olacak.  İlk hikâyede babanın kendini acınası durumda gösterme sahtekârlığı ilginçti. Yepyeni koltukları belli olmasın diye üstlerini örtmek, derli toplu tertemiz evini dağıtmak ve kirletmek, güzel arabasını arkalarda bir yere saklamak, rolex saatini sahte diye yutturmak... Çocuklarından para tırtıklamak için yalanlar söyleyen bir adam. Donuk bir baba-çocuk ilişkisi. Sessizliklerde ne konuşulacağının bilinmemesi. Gelmeleriyle gitmelerinin bir olması. Ziyaretin bir görev bilinciyle yapılması. İkinci hikâyedeki annenin terapistiyle yaptığı konuşma, bence ilk hikâyedeki baba için de geçerli. Çocuklarının gelmesinin bir yüke dönüşmesi. Kızlarıyla yılda bir defa buluşan, onlar için şahane bir sofra kuran ama yazdığı kitapları asla paylaşmadığı gibi bir yabancıya sarılırcasına temas ed...
Resim
 Ayaşlı ile Kiracıları bitti. Öyle güzel romandı ki... Öyle gerçek, öyle sinir bozucu, öyle tiyatrovari. 

23.38

 "Hayatlarımızı hikâye etme biçimimiz doğrudan kendimizi anlama biçimimizi etkiler; kendimizi anlama biçimimiz doğrudan davranış biçimimizi etkiler; davranış biçimimiz ise doğrudan dünyanın durumunu etkiler." diyor William L. Randall, Bizi Biz Yapan Hikâyeler'de. Hepimiz neredeyse her gün kendimizi bir şekilde anlatıyoruz başkalarına. Yeni tanıştığımız insanlara, yıllardır tanıdıklarımıza, restoranttaki garsona (ben mantar sevmiyorum diyerek ya da limona alerjim var gibi), öğrencilerimize, günlüğümüze... Başımıza gelen olayları hikâyeleştiriyoruz. Aşk acımızı anlatırken hissettiklerimizi metaforlaştırıyoruz. Korkularımıza kılıflar buluyoruz, kabalıklarımıza bahaneler... Randall, tüm bunların, yani psikolojimizdeki "kurgu" unsurunun hayatımızın gidişatını etkilediğini iddia ediyor. Aslında çok eski bir öğretiyi doğruluyor bu: söz büyüdür. Biraz daha bilimsel hale getiriyor sanırım, ciddi gerekçeler sunuyor. Henüz daha çok başındayım kitabın. D. önerdi. Hemen başl...
 Mutlu olursan neyi kaybedersin? Bunu bir düşünsene, dedi.
 Bugün yazacak pek bir şey yok. Yine de yazsam iyi olur diyerek oturdum işte. Yazacak bir şeyim yok madem, nerden çıkıyor bu yazma arzusu durduk yere? 
 Blog önerisi, ben çok sevdim: https://verbumnonfacta.blogspot.com/  

18.19

Resim
 Tüm gün güneşlendi ev. Ama dışarısı soğuk. Çamaşırlar yıkandı, kuruyanlar kaldırıldı, ev süpürülüp silindi. Her tarafa dağılmış notlar düzenlendi, defterler kitaplar yerlerine yerleştirildi. Fahim Bey'in son sayfalarındayım. Bir bölüm dizi izledim. 2 kısa belgesel. Çok yazmak istedim ama bilgisayarın başına geçince kaçtı hevesim. Dışarı çıkmadım. Yemeği sipariş ettim. Gün boyu çay ve kahve içtim. Karmaşık rüyalar gördüm. Birkaç telefon görüşmesi, birkaç mesajlaşma trafiği. Yine de gün bir türlü bitmedi. Saat henüz altı oldu. Hava hala aydınlık.  *Ben çizdim ama instagramdan alıp birebir taklit ederek.