Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

İstanbul: Bir Oyun

Resim
 Dün G. ve N. ile İnsanlar Mekanlar Nesneler oyununa gittik. Muazzamdı. Merve Dizdar'ın oyunculuğu deli işiydi gerçekten. Övülmeyecek gibi değil. Oyun metni pek ilgi çekici değil aslında. Uyuşturucu bağımlısı genç bir kadının bir rehabilitasyon merkezindeki süreci. Başta her şeye direnmesi, grup terapileriyle dalga geçmesi falan. Sonra bir bakıyorsun en önce o gidiyor. Klişeler klişesi bir yığın başka şey. Ama ışık, müzik, dans vs. öyle bir kompozisyon vardı ki insan bir başkasının hikâyesini izliyor gibi hissetmiyor kendini. Ana karakterin beyninin içinde gibi hissediyor. Bir bağımlının zihninin içi nasıl resmen yaşatıyor insana tüm o sesler ve ışıklar ve değişen sahnelerle. Harika bir oyundu ya, bayıldım.

İstanbul: 5-6. Gün

Resim
  Dün S. ile arşivdeydik. Geç gittik, 3 buçuk gibi çıktık. Arşiv erken kapanıyormuş. Amacımız önümüzü görmek, ne var ne yok öğrenmekti. Görevliler çok yardımcıydı, zaten sessiz sakin bir yer. Yaklaşık 2 saat belge fotoğrafladık. Sonrasında vapurla Beşiktaş'a gidip bir kahve içtik. Tekrar vapurla Üsküdar'a döndük. Eve geçtim ben de.  Bir önceki gün ise sıkıcıydı. Tek güzelliği Meltem Gürle söyleşisiydi. O kadar sıcak ve güleryüzlü bir kadın ki. Zaten çok seviyordum, eski yazımın başlığı malum, daha çok sevdim. Ve tabii ki her şeyin olumsuzunu bulmaya teşne aklım bunda da hemen kötü şeyler fısıldadı kulağıma. Keşke yakınında olabilseydim. Bir diyaloğum olsaydı... Söyleşinin moderatörü rezaletti ama. Sorular çok klişe, çok sıkıcıydı. Sürekli takılıp durdu, belli ki kadını hiç araştırmamış, okumamış. Roman yazarı falan sanıyordu. Meltem hanımın yüzünden belliydi bence sıkıntısı ama çok güzel cevapladı, o kadar nazik bir kadın ki. Gelenlerin soruları güzeldi, sıcak bir ortamdı. Söy...

İstanbul: 4. Gün

Resim
  Sirkeci Marmaray'dan çıktıktan sonra (ki yeryüzüne çıkmak bir hayli uzun sürdü) hemen arkada bir kütüphane. Üye oldum. Çalışma salonları denize bakıyor. Önünde inşaat başlamış, yakında manzarası kapanır ama henüz okuma katına kadar yükselememiş. Sessiz sakin, inanılmaz temiz, kimsecikler yok ve çalışanları güleryüzlü, yardımcı. Bayıldım. 2 saat kadar çalıştım. Sonra baktım ki Sarayburnu askeri gazinosu yakın görünüyor. İ. amca çok övmüştü. Soğukta 20 dk. kadar yürüdüm. Yemek yerim, ısınırım falan demiştim ama meğerse açık alanmış sadece. Yemek de yok. Tatlı ve kahve aldım, küçücük bir yer kapatmışlar 8-10 kişilik, oraya geçtim. Boğazı seyrettim biraz, dinlendim. Sonra yine yürüyerek Sirkeci'ye geri dönüş. Şişhane'ye gitmek için Karaköy'den tünele binmem lazımdı ama gözümde büyüdü. Biraz yolu uzatarak önce tramvayla Kabataş'a, ordan finilükerle Taksim'e. İstiklal boyunca yürüdüm, Dilek'e çıkıp yemek yedim. Rezaletti. Ordan tekrar yürüyüş, dükkanlara, kitapç...

İstanbul: 3. Gün

Resim
  Sabah saat 9 buçuk şu an ama hava alacakaranlık. Bir de Ankara'ya gri derler, kışın her şehir gri işte. Hatta bugün bildiğin koyu gri. Neyse. 3. günümü, yani dünü anlatıyorum: Bakırköy'den ayrılmadım, hava çok kötüydü akşam zoom toplantım vardı. Burda çalışırım dedim. İlk oturduğum kahveci küçücüktü, gürültülüydü ve kapı açıldıkça zehir gibi bir soğuk giriyordu içeri. Kahvemden 2-3 yudum ancak almıştım ki kendimi dışarı attım. Dedim biraz dolanayım. Mezarlığa uğradım. Biraz dolaştım. Cenap Şehabettin'in mezarıyla karşılaştım. Ama Halit Ziya'yı, Tarık Akan'ı ve Münir Özkul'u bulamadım. Hava soğuk, çok da arayamadım açıkçası. Çıktım. Dolaşmaya devam. Sıcak bir yer bulurum belki. Sonra bir alışveriş merkezine girdim, buradaki kahveciler hiç değilse buz gibi değildir diye.  Ama kalabalıklar. Zaten saat kaç olmuş. Yemek yedim. Dedim eve gideyim bari, orda çalışırım. Sonra tam meydanda bir kahveci gördüm, birkaç katlı. Buranın içi sıcaktır diye girdim, üst katı çalı...

İstanbul: 2. Gün

 Kar, soğuk, yağmur. Sonuç: evdeydik. Bir ara akşam yürüyüşe çıktık, kendime kalın bir şeyler aldım. Yoksa evde donacağım bu gidişle. O kadar soğuk ki. Sanki salonun ortasında rüzgâr esiyor.  

İstanbul: 1. Gün

Resim
Tüm heyecanımın, planlarımın, hayallerimin çöp olduğu bir haftadan sonra İstanbul'a gelmek zor oldu. Berbat bir tren yolculuğuydu. Akşam vakti trene binmek, karanlık bir kutuya binmek gibi. Neredeyse 4 saat süren bir yolculuk, içim sıkılarak, ayaklarım geri geri giderek... İndim, yağmur yağıyor. Nemli, sert bir rüzgar yüzüme yüzüme esiyor. Eve kadar 15-20 dk bir yürüyüş. 1 aylık ağır, kocaman bir valiz, ağır bir sırt çantası...Neden geldim ki buraya? İstanbul, kitaplarda güzel. Orhan Pamuk anlattığı Nişantaşı nerede? Her şey fotoğraflarda, hayallerde güzel gerçekten. Ne yapacağım ki 1 ay ben burada? Bana kapısını açacak bir arkadaşım olduğu için çok şanslıyım gerçekten ama misafir olarak kalmak, hem de koskoca bir ay... Bu değildi benim istediğim. Okulun bana son dakika attığı kazık... Dün, N.'nun Nişantaşı'nda bir işi vardı, oraya gittik. Onu beklerken Penguen'i gezim, kitaplara ve kırtasiyelere baktım. Yağmur ve soğuk olunca sokaklarda dolaşamadım tabii. Burada ev bak...

17.49

Resim
 19. yüzyıl romanları listemdeydi, bir makale için. Sıfır malzeme çıkması üzdü biraz. Acemi işi olmasına rağmen gerçekten adamda romancı kumaşı olduğunu anlayabiliyorsunuz. Boşluklar, mantık hataları, saçmalıklarla dolu ama duygular son derece gerçek.  * Bugün bazı vedalaşmalar yaşandı. İstanbul, döndüğümde -eğer dönebileceksem- bana başka bir Eskişehir vaat ediyor musun gerçekten? İçinde başkalarının olduğu bir Eskişehir? Yüklerden arınmış.Kafamı karıştıran şeyler var... 

140120262251

Resim
 İstanbul okumalarımın ikincisini az önce bitirdim. Hamsun'u okumak keyifli, Andersen ise sıkıcıydı. Knut Hamsun, 19. yüzyılın sonunda çıktığı seyahati 1905'te Stridende Liv (Mücadeleli Hayat) adıyla yayımlamış. İstanbul kısmı, "Hilalin Altında" başlığını taşıyor. Eğlenceli bir dili var, dikkati daha çok insanda toplanıyor. Bu yüzden daha canlı, daha gerçek ve eğlenceliydi onu okumak. Andersen'inki onun yanında ansiklopedik bilgi gibi kalıyor. Sıkıcı tasvirler, donuk manzaralar. Aslında başlarda, henüz İstanbul'a varmadan, gemideki insanları anlattığı kısım güzeldi. Hele bir Türk aileyle tanışması, onların Andersen'e meyve ikram etmesi, masalcımızın kadınlara kaçamak bakışlar atması, ailenin küçük çocuğuyla oynaması... Keşke dil sıkıntısı olmasaydı da bu kız çocuğuna bir masal anlatsaydım diyor. Acaba kimdi o? Oynadığı bu amcanın, dünyanın en büyük masalcılarından biri olan Andersen olduğunu bilseydi... Torunları bu masallarla büyüdü belki de. Hayat ne gar...

11012026

 "ve bana hayatta sorduğumuz temel sorulara hiçbir zaman bir cevap bulamayacağımızı, ama onları sormamızın iyi olduğunu, hayatın amacının ve mutluluğunun da bizim tam fark edemediğimiz ya da fark etmek istemediğimiz yerlerde olduğunu, ama bütün bu dertler kadar önemli olan bir başka şeyin de, bu dertleri kafamıza takarken ya da hayatta haz ya da derinlik peşinde koşarken arabanın, evin, geminin pencerelerinden gördüğümüz görüntüler olduğunu, çünkü zamanla hayatın tıpkı müzik, resim ya da hikayeler gibi iniş çıkışlarla biteceğini, ama gözlerimizin önünden akan şehir görüntülerinin, yıllar sonra bile rüyalardan çıkma hatıralar gibi bizimle kalacağını hissettirirdi." Orhan Pamuk, İstanbul 

040120262233

Resim
  Ilık bir kış günü. Sımsıkı giyinip Kızılay'a inmişiz. Elbette Dost'ta buluşulacak. Özellikle biraz erken gidilecek ki kitaplara, defterlere tek başına rahat rahat bakılacak. Sonra Tunalı'ya doğru yokuş yukarı bir yürüyüş. Soluklanmak için Elizin pastanesi. Çay, yanına ufak tefek atıştırmalıklar. Bir serçe tabakta kalan kırıntılara dadanıyor. Önce bir parça alıp tentenin tepesine kaçıyor, yedikten sonra tekrar tabağa konuyor. En sonunda bakıyor ki bizden zarar gelmeyecek, tabağın üstüne çıkıp rahat rahat karnını doyuruyor. Sokağı izliyorum bir yandan, bir apartmanda satılık levhası. Buralarda oturmak ne güzel olurdu, diyorum. İnterneti açıp fiyatlara bakıyoruz. Pek iç açıcı değil. Hadi kalkalım. Sıradaki durak Tunalı Pasajı. Alt kata iniyoruz hemen, ama aklımda bir gün üst kattaki dükkanları da kurcalamak var. Aşağıda bir sahaf bir de plakçı var. Sahafa uğramıyoruz, geçerli sebeplerimiz mevcut elbet. Plak satan dükkanın sahibi meşhur biri, Ankara'nın okur yazarları tar...
Resim
 

020120262215

Resim
 Esat Mahmut dosyasının ikinci bölümünü mail attım yayınevine. Kaldı son 100 sayfam. Bugüne kadar Honolulu, Hindistan, Japonya, Amerika, İspanya, Portekiz, Afrika, Brezilya, Arjantin, Şili ve Tayland'a gittik. Sırada Çin var. Bu adam beni zaman zaman hayrete düşürecek kadar ilerici, eşitlikçi, merhametli. Zaman zaman ise saç baş yolduran bir erilliği var. Dosyadan çok sıkıldım ama, bir an önce bitmesini diliyorum.  * Pamuk'un İstanbul'u su gibi gidiyor. Dün gece okurken uyuyakaldım. İstanbul ile ilgili başka kitaplar, notlar birikiyor bir yandan. Son zamanlarda çok fazla çağdaş eser okudum, çok fazla güncele ve çok satanlara daldım. Vakit kaybı gibi geldi gözüme birden, Pamuk'un saydığı ve övdüğü kitapların çoğunu okumadığımı fark edince... Yahu ben bunlarla neden vakit kaybediyorum hissi. Katabasis'i getirmemiştim zaten Ankara'ya. Döndüğümde devam etmeyeceğim, hatta bir öğrenciye hediye ederim. Bir müddet hatta uzun bir müddet büyük yazarları okumak istiyorum. ...

2204

Resim
  Orhan Pamuk'un İstanbul'una başladım. Daha doğrusu önceden başlamıştım da birkaç sayfa okuyup bırakmışım. Devam ediyorum, çok da keyifle gidiyor. Trende soluksuz okudum. Evde de devam ettim. İstanbul öncesi biraz böyle şeyler okumak istiyorum. Murat Belge'nin İstanbul Gezi Rehberi'ni de sipariş ettim. Bir şehri her yaşta yeniden keşfetmek güzel. Buna uygun da yeryüzünde çok az şehir vardır sanırım. İstanbul'u büyüleyici bulma meselesi de geçen sene başladı bende. Biraz müzeler, biraz kitaplar yüzünden. Ama en çok Meşher'den sanırım. Neyse. Pamuk, ressam Melling'ten bahsediyor uzun uzun. Reşat Ekrem Koçu'nun Hatice Sultan ile Ressam Melling'ini listeme aldım. Bir de Nadir'den Melling'lere baktım. Bazıları binlerce liralık nadir eserleri. Gravürleri ise 15-20 liralık şeyler. Elbette baskı ama olsun. İstanbul'da denk gelirsem alacağım. Bir tane daha gözüme kestirdim, 30-50 lira arası değişen bir Atlas dergisi eki: Melling çizimleriyle İsta...