Kayıtlar

Aralık, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

21.14

Resim
Değirmendere... Depremin yıkıp tuzla buz ettiği bir mahallede, çocukken oynadığın sokağı aramak. Okulu bulamadık, sokağı tanıyamadık. Meydandaki ahşap heykeller duruyordu ama meydan bambaşka bir yer olmuş artık. Uzun, çok uzun bir sokaktı benim zihnimdeki. İki adımda bitti. Küçükken bize kocaman gelen şeylerin aslında küçücük olması bilinen bir şey tamam ama bu kadarı da fazla sanki... Aslında 5-6 yıl önce gelmiştim, bir arkadaşımın yanına. O zaman okulu bulmuş, önünde fotoğraf çekilmiştim. Sonra da okuldan yürüyerek sokağı bulmuştum, güzergahı hatırlayabilmiştim zahmetsizce. Çok tuhaftı gerçekten. Sanki hafızam yüzeyde oldukça bulanık ve kaygan, zemin ise beton gibi. Çirkin bir benzetme oldu ama. Her neyse.  Şimdi başka bir şehirde, başka bir sahil kasabasındayım. Memleketin tüm kasabaları birbirine benziyor gerçekten. Apartmanların çirkinliği, sahil çay bahçelerinin zevksizliği, karman çorman marketler, tekeller, üç harfliler. İki kasaba arası yoldaki et lokantaları, köfteciler, ...

00.37

Resim
 Bir iki satır da olsun her gün yazıyorum neredeyse, güzel. Ama linki sağdan soldan kaldırdım. İçimden gelmiyor. Gören gördü zaten, gerek yok ötesine şimdilik. Belki sonra yeniden eklerim. Bazen zihnime öykü girişleri akın ediyor, oturup hemen yazasım geliyor böyle. Ama tabii ki ya trafikteyim, ya toplantıda, ya derste.  Bir iki gün önce bir sahaf tanıdığımı konuk ettim sınıfa, onun dükkanına gidip gelirken tanıştığım birkaç kişiyle birlikte geldiler, güzel oldu. Ayaküstü de olsa biraz lafladık. Etkinlik çok güzeldi, ricamı kırmayıp gelecek insanlar tanıdığıma çok mutlu oldum. Malum, bu şehir pek kucak açmadı bana. Yaklaşamadım insanlarına. Her neyse konu dağılıyor, bahsetmek istediğim başka bir şeydi aslında. Söyleşide öğrendiklerim, dinlediğim sahaf hikâyeleri falan... bana şunu hissettirdi. Acaba ben kitapları yeterince sevmiyor muyum? Belki de sevmek sanıyordum bu zamana kadar. Kafamı çevirip şöyle bir bakıyorum şimdi etrafıma. Ne kadar az okuyorum. H. o kadar haklı ki, ka...

00.39

Resim
Katabasis - sarmadı, devam etsem mi bilmiyorum. Maksat kafa dağıtmaktı zaten, bir faydası yok -günceli takip etmeyi bir kazanç saymazsak. Sıktı beni. Fantastik metinleri sevmiyorum, giremiyorum içine.  Sait Faik - sonunda yarıladım. Her gece düzenli okuyamadığım oluyor, olsun. Devam edeceğim. Arayışlar - bu haftanın kitabıydı. Bir oturuşta bitti zaten. Bu seneki seçimlerimi hiç sevmedim, klasiklere dönmeliyim. Dickens, Dostoyevski, Flaubert falan koymalıyım. Bir dönemde üç hatalı seçim olmamalı.  Yıl sonlarındaki o Z raporu halleri eskiden severdim. Şimdi bir yarışın, listeleme telaşının parçası olmak istemiyorum. Eskiden Goodreads'te hedef koyar, 5 sayfa bile okusam işaretlerdim. Şimdi bir şey ifade etmiyor. Bitirdikçe eklemeye devam ediyorum tabii, o önemli. Lazım oluyor. Ama Goodreads Türkçe içerik açısından çok zayıf. 1000kitap daha kullanışlı o açıdan. Akışını görmezden gelmek yetiyor, arayüzü oldukça pratik. Kendi işlerime asla bakamadığım, çalışma planıma bir gün bile u...

00.48

 Gecenin bir yarısı aklıma düşen: Keşke bir mektup alsam. Gerçek bir mektup. 
 GOT (Game of Thrones) biraz sıktı, ikici sezonun sonlarındayım. Ama Tyrion gerçekten başarılı bir karakter öyküsü. Sibel Kekilli ile olan bir sahneden etkinlendim. Zayıf, en zayıf anında aşka sığınmanın verdiği o yücelik duygusunu düşünüyorum. Filmler, romanlar, diziler, şiirler... kurgu olan her şeyde yücelen ama gerçek hayatta ayaklar altına alınan şeyleri sonra. Fikir olarak, hayal olarak bu kadar yükseğe konumlandırdığımız şeyleri neden bu kadar kolay harcayabiliyoruz? Arzu mekanizması ile açıklanabilir mi bu gerçekten? İnsan doğasıyla? Hiç mi anlamı yok birine sonsuza kadar bağlanmanın? Hiç mi kıymeti yok kalbini doldurup taşıran duyguların? Şefkat göstermenin, koruyup kollamanın, merak etmenin, mutlu olsun diye çabalamanın, sadakat göstermenin, kahır çekmenin, bir sessizliği, bir sofrayı paylaşmanın? Birlikte bir şeyler kurmanın?  Son zamanlarda derste masaya yatırdığım kitapların teorilerini bir kenara kaldırıp atsak... Basil'in Dorian'a olan saf tutkusu, Adine'in B...

Monsieur Teste Hakkında Bazı Mülahazalar

Resim
Çok zorlandım, çok. Çalakalem bazı notlar almak istiyorum. Altını çizdiğim ilk cümle, ilk okuma denememden: "Gelgelelim, kendi düşüncelerimizi, başkalarının düşüncelerinin dışavurumuna haddinden fazla önem vermek suretiyle inşa ettiğimizi anlamamı sağlayan da bu oldu!" Öyle midir gerçekten? Kendi düşüncelerimizi böyle mi inşa ediyoruz? Elalem ne dercilik bizim kişiliğimizi, zihnimizi kuran şeylerin başında mı geliyor? Eğer bu, bu kadar doğal ve engellenemez bir süreçse, neden bir karşı-savaş içindeyiz? "Başkalarının ne dediğini takmayın" kadar çok duyduğumuz başka bir öğüt var mı acaba... Bir başka alıntı. Bu sefer yazarlıkla ilgili: "Balonla seyahat ettiğimizi tahayyül etmek isteyecek olursak, zekâmız ve gayretimiz sayesinde bir balon pilotunun muhtemel duygularının çoğunu üretebiliriz fakat göğe doğru gerçekten yükselmeye özgü bazı şeyler mutlaka eksik kalır ve gerçekten olanla kurduğumuz hayalin arasındaki bu fark, bize Edmond Teste'in yöntemlerinin kıym...

21.23

Mösyö Teste beni zorluyor. Sevmedim metni. Ders için çok yanlış bir seçim olmuş. Bir sonraki hafta Arayışlar var. Artık son haftalar - şükür. Bu kadar sıkıldığım, motivasyonumun düştüğü başka bir dönem olmuş muydu bilmiyorum. Kovid döneminde belki. Geçen sene Alice'i anlattığımda aldığım zevk yoktu mesela. Yazarın metnin içine sızan rahatsız edici fantazileri, metnin politik ve Freudyen okumalarının ayrı ayrı zenginliği, basit bir çocuk kitabı olarak baksak bile dönemi için öncü bir nitelikte oluşu... Ya da Dorian Gray mesela. Wilde'ın sansasyonel hayatı, romandaki güzellik ve gençlik takıntısının günümüz instagram algoritmaları içindeki yeri falan. Bilemiyorum. Her geçen sene aramız açılıyor yeni nesille. Her sene biraz daha zorlanıyorum onlarla bağ kurmakta. Onların dikkatini çekebilmek, hayret duymalarını sağlamak, uykularını getirmemek... Gerçekten her geçen gün daha zor. Metinleri doğru seçemiyorum desem, hayır ya, geçen sene böyle değildi diyorum, ya da ondan önceki sene....

22.18

 Kendime bir iyilik yaptım, iki instagramımı ve twitterımı dondurdum.  Nane limon kaynattım. Erkenden de yatacağım. Araya Ankara girdi, Sait Faik'lerim kaldı. Arayı kapatayım. Buraya daha çok yazmalı, daha çok vakit ayırmalıyım. Ve bu karalamalar, bir noktada mutlaka öykü kapıları açmaya başlamalı. Yeni bir romana da başlayasım var ama böyle çerezlik istiyorum, kafa ütülemeden. Bir öğrencimin önerdiği bir kitabı sipariş ettim, yarın gelirse ona başlarım belki. Daha önce başka bir kitabını okumuştum. Yarın Dorian Gray anlatacağım. Dönem bitmeye yakın, hevesim enerjim dibi gördü. Gözümde büyüyor dersler. Bir an önce bitsin istiyorum, ağır geldi bu kadar ders yükü. Bir de aynı metinleri anlatıp durmaktan sıkıldım sanırım. İyi ki öğretmen değilim, nasıl dayanırdım bilmiyorum. Neyse ne diyorduk... Sait Faik. Gideyim de birkaç öykü okuyayım, üç günlük borcum var, bir de bu gece etti dört.  

00.00

 Bitmek bilmeyen uzun, sıkıcı, karanlık bir gündü. Belki bu gece rüyamda hafiflerim, kimse olurum, izim adım sanım olmaz yeryüzünde, uzun bir sahil, beyaz kumlar, üstüm kalın üşümem, deniz dalgalı, etraf sakin olur. Huzurlu hissederim, endişeler yarışmaz zihnimde, yukardan izlemem kendimi. Umarım gerçek bir dünya olur rüyamdaki. Hisler gerçek olur, insanlar gerçek, sohbetler gerçek. Aynı laflarla kandıramaz kimse beni. Şöyle diyelim, kandıracak insanlar olmaz etrafımda, hem niye olsun ki. Geride kaldı hepsi çünkü uyudum ben, rüya bu. O yüzden cümleler dağınık, kopuk, çirkin. Bir film sahnesi gibi. Çok güzel esiyor, hava serinle ılık arasında. Kendim olmuşum sonunda, hiç kimse olmuşum, keyfim yerinde. Sıkılmıyorum mesela hiç. Susabiliyorum, suskunluğu paylaşabiliyorum. Farklıymış, değilmiş, ne önemi var diyoruz, belki bir şeyler içiyoruz, içimiz ısınıyor, korkmuyoruz hiç, hiçlik güzel çünkü hiçkimseyiz ya biz. Uyuyoruz, rüyamız kocaman bir deniz.

17.52

Bilgisayarım yarım öykü fikirleri ile dolu. Tilkili öykü ise en umut vaat edeniydi ama maalesef ondan da ümidi kestim. Buraya taslağını not almak istiyorum yine de:  * Otuz ikinci kilometredeydi. Hemen hemen. Büyük ceviz ağacına gelmeden. Dümdüz olmuştu. Cüsse küçük olunca genelde öyle oluyordu. Bilhassa kamyona denk geldiyse, asfalta yapıştırılan bir çıkartma gibi görünüyordu fareler. Yol sakinleşir sakinleşmez gitti, her zaman yaptığı gibi tam dört kare çekti: yukardan, yere paralel, sadece yüz, sadece göz. Sonra da süpürgesiyle ittirerek ayçiçek yağı tenekesinden bozma faraşına aldı hayvanı. Bu sefer pek incelemedi. Fareler artık ilgisini çekmiyordu, çok görmüştü. Boy boy, renk renk, çeşitli ölüm pozisyonlarında. Oyalanmadı. Yolun kenarındaki refüjden atlayarak ağaçların altına geçti, yürümeye devam etti. Sigara çekti canı, eldivenlerini çıkarıp takmaya üşendi. Cevize kadar dayanabilirdi. Allahtan hava bugün biraz serinlemişti. Aksi çekilmiyordu çünkü. Sıcakla...
Resim
Uykuyla uyanıklık arasında bir trenin sallantısında bazı sahneler, kokular, sesler birikiyor.  Karanlığın yola yavaş yavaş çöküşü. Trenin yardığı çorak araziler, bu arazilere tek tük serpiştirilmiş metruk evler, verimsiz tarlalar, kurumuş ağaçlar. Soğuk, toprağı tutmuş. Karanlıkla birlikte kararan bulutlar da iniyor zemine. Şehre yaklaşıyoruz. Binalar çoğalıyor. Işıklar yavaş yavaş yanıyor. Fabrikalar yerini apartmanlara bırakıyor.  Gözlerimi kapatıyorum. Bulutların gardiyanlığından kaçabilmiş yaramaz bir çocuk gibi güneş, göz kapaklarıma vuruyor. Yazı düşünüyorum. Denizin sesini, ayaklarıma batan taşları, kalabalığın uzaktan uğuldayışını. Rüzgârın çok yavaş, çok sakin saçlarımın arasında dolaşmasını...  Tren sarsılıyor. Şimdiki zamana fırlatılan bedenim kasılıyor. Başıma bir ağrı saplanıyor sonra. Anılar ama hep kötü hissettirenleri. Koşarak doluşuyorlar. Hava kararmış. Tren istasyona varmış. Valizler, çantalar, koşuşturmalar, karşılamalar, bağıra bağıra telefonlaşmalar....

Hüseyin K. ile kendi aramızda bir şaka

Hüseyin K.’nın Çantasının Acayip Serüvenleri   Hüseyin K.’nın çantası kasım ayının son cumartesi sabahında kaldırıldığı dolaptan çıktı. Işık önce gözlerini kamaştırdı, ne oluyor demeye kalmadan ağzından içeri birkaç parça kıyafet, bir diş fırçası, iki de kitap tıkıştırıldı. Güneş var var olmasına ama hava buz. Hüseyin K.’nın sırtında, Uşak otogarında bir müddet ilerledi. Sonra sıkışık, pis kokulu bir otobüs gözüne ittirildi. Sallana zıplana Çankırı’ya kadar gittiler. Gün boyu ordan oraya sürüklendi, nerelerde olduğunu pek anlayamadı. Bir ara kitapların arasında nefes almakta zorlandı, bir ara da Ankara havası eşliğinde halay çekenlerin arasından geçip ucuz kuru pasta ve limonata kokan bir masanın altına sürüklendi. Bir müddet kah horon tepen, kah halaya duran, kah zıp zıp zıplayan çeşit çeşit bacakları izledi. Ardından tekrar Hüseyin K.’nın sırtında buldu kendini. Koşuyor mu ne? Geç kaldı. Hop hop hop hop içi dışına çıktı. Yine otogarda. Neyse ki süre kısa. Yine daracık otobüs ...