Kayıtlar

Ekim, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

20.12

Resim
* La mappa dell'Inferno, S. Botticelli.  Bu akşam da kitaplığın düzensizliğine takıldı kafam. Ek raf alıp kitaplığı daraltımak iyi fikir değilmiş. Can yayınları dışında üst iki rafa sığan yok. O zaman tasnif edemiyorum ki. Geçen sefer bir şekilde yolunu bulmuştum. Keşke tek tek raflarımı fotoğraflasaymışım. Şeytan diyor yayınevlerine gör diz, hem yer de kazanırsın. Ama fikri bile öyle rahatsız ediyor ki. Bu kadar kitabın içinden çıkılmaz, mümkün değil. Yardım istemenin şakasını çok yapıyorum da asla gerçekten yardıma çağırmıyorum kimseyi. Bu sefer bunu aşmam gerekecek sanırım. Zira dağınık ev dağınık zihin benim için. Sağlam bahane, evet. Bir raf Tanzimat için bir raf Servet-i Fünûn. Peşinden Millî Edebiyat rafı. Cumhuriyet biraz daha karışık, çok kronolojiye girmeden. Yok yok, bırak şimdi bunları, sırası değil. Yardımsız asla. Buluruz başka bir şey sana.   * Bugün Usher Evi'nin Çöküşü'nü anlattım. Okuyan sadece iki üç kişi. Kimsenin umrunda değil. Edebiyat öğrencisi olma...

20.56

Resim
 Yeniden Eskişehir.  * Kitaplığımla ilgili şöyle bir karar almakla almamak arasında gidip geliyorum. Elim de dilim de henüz buna hazır değil ama aklım çok ısrarcı. Beğenmediğim ya da kitaplığımda durmasının bir anlamı olmadığını düşündüğüm kitapları dağıtmak. Hediye gelenler dahil. Yok anısı var, yok canım kitap verilir mi falan bunları geçmek lazım. Kağıt yığını biriktirmiyorum, birlikte yaşamaktan keyif alacağım bir dünya kurmaya çalışıyorum. Yalnız bu da ne banal bir cümle oldu. Kitaplığımda böyle çok az kitap var gibi geliyor gerçi ama. Of ne bileyim. Yapabilir miyim? Bir de acaba çok özel olmayan ıvır zıvırlarımı da bir kutuya mı kaldırsam? Öyle çok birikmişler ki. Ne gerek var. Keşke yurtdışındaki garaj satışı gibi şeyler bizde de olsa. Tezgah açsam bir yerde tek seferlik. Kıyafettir, biblodur, kitaptır, perde halı masa tabak çanak... Ne varsa sevmediğim, istemediğim, anısına tahammül edemediğim... Hepsini satsam, birilerinin işine yarasa, ben de elde ettiğim gelirle gid...

22.04

Resim
Ankara. Yağmur. Yorgunluk. Baş ağrısı. Bir evi yeniden kurmak, düzenlemek, fazlalıklardan kurtulurken yeni fazlalıklar eklemek, bitmeyen bir alışveriş-iade trafiği. Mükemmel aydınlatmayı ve mükemmel çalışma masasını bulmak. Böyle işler güçler ve iki şehir arasında git gellerle geçiyor günler. * Nevada'yı ödünç aldım Neşe'den. Hiç huyum değildir aslında ama bu seferlik deneyebilirim dedim. Lakin bir türlü odaklanıp başlayamadım. Sanki zihnimi ev işlerinden ayırsam, kitaplara gelene kadar geçen yolculuğunda hiç istemediğim bir yere düşecekmiş gibi bir korku. Günlük hayhuy güvenli, güzel. Son zamanlarda biraz bunaltsa da düşünmek istemediklerimden uzak tuttuğu sürece memnunum, beynim uyuşana ve gözlerim kızarana kadar evin iğne ipliğiyle ilgilenebilirim. Yarın trende okurum belki. Bu ara ne çok gidip geldim, haftaya tekrar hatta. Olsun. Ne demişti Barış Bıçakçı, "hareket etmezsen acı üzerinde birikir." Bu cümleyi de ne çok alıntılamışımdır, rahatsız etti birden. * Şöyle ...

23.52

Resim
 Şeytanminaresi ve Son Paşazade'yi okudum bu gece. Kısalardı ve uykum da pek yok, o yüzden düzeni bozdum ve iki tane okuyuverdim. Lisedeyken de pek sevemezdim Sait Faik'i. Utanırdım da. Şimdi sevmiyorum diyemem, duygusal bir yakınlık ya da uzaklık yok. Ama öykülerini beğenme konusunda biraz cimri olduğumu söylemeliyim. Toplu öykülerin üçte biri bitti, henüz toplasan on öykü etmez not ettiğim. * İlk defa pikabı çalıştırdım. Bir Santana bir Brahms. Evi toplamaktan çok dağıttım. Biraz çalıştım, bu iyi geldi. Bitmeyen, uzun bir gün gibiydi.  * Öfkem söndü, kırgınlık ise hiç geçmeyecek kadar taze.  * Yarın oldukça yoğun bir gün olacak. Salı da öyle. Çarşamba dönüş.  * Bir günün son dakikası: 23.59

00.44

 Sait Faik öyküleri rutinine sonunda geri dönüldü. Perdeler asıldı. Sağ tarafumdaki boşluk, buharlaşmaya başladı.  Bir ileri iki geri değil artık, iki ileri bir geri.

231020205

Resim
 Rüya. Asfalt, yepyeni, tertemiz bir yol. Çizgileri bile yeni çekilmiş sanki, bembeyaz. Tepeden, uzaktan izliyor gibiyim ama aslında arabanın içindeyim. Bir video oyunu gibi yani. Yolun sol tarafı parçalanarak, daha doğrusu ikiye yarılarak kopuyor. Beyaz, eski bir araç düşüyor hatta. Ama sanki doğal, sıradan bir şey gibi. Yine de o gerginlik, korku, endişe ama bir yandan kabulleniş. Babamın sesi geliyor arkadan, uyarılar eleştiriler komutlar... Anlattım. Temiz, düzgün, pırıl pırıl her şeyi parçalamanın bir yolunu buluyorsun dedi. Bir tarafın yaparken bir tarafın yıkıyor. Haklı. Değişen tek şey artık pes etmiş olmam. Öfke yok, isyan yok, gözyaşı yok. Kabulleniş. Yapacak hiçbir şeyin olmadığını, özgür iradenin bir şehir efsanesi olduğu gerçeğini idrak. Bu da bir şeydir. Hatta güzel bir şeydir. Hayat gailesi. Sürekli yemek yemek yemek. Diz kapaklarında biriken bir ağrı. Raflarda karmakarışık kitap yığınları. Ne kaldı? Açılmamış birkaç koli. Balkon. Mutfak. Vestiyer. Avizeler. Kredi ka...
Resim
Yuva. Uzandığında gözüken bulutlar, masanda yazarken karşında -uzakta da olsa- bir orman, evlerin kırmızı çatıları üzerinden bir bozkır...  Her şeye sıfırdan başlamak, yine ve yine ve yine. Bıkmadan. İlk defa hafifleyerek, başka seslerle zihninde. Kuş gibi uyanmak, gün boyu cıvıl cıvıl bir neşe. Öte yandan dağınık bir evin yükü, teslim tarihi yaklaşan yazıların stresi ve yaptığın işin anlamsızlığıyla yüzleşmeni sağlayan öğrenciler. Bunlara rağmen, içimde sıvı bir gülümseme. Yürüdükçe yer değiştiren, girdiği kabın şeklini alan, o an neyi düşünüyorsam ona dair bir mutluluk. Oh be! hissi. Rahatlama, sırtından yükleri indirme, kabullenmenin ve teslim olmanın huzuru.  İlk gençlik yıllarımda hayal ettiğim hayatı kendi ellerimle kurabilmiş olmanın sevinci, kendime ait bir odadan fazlası, duvarların kitaplarla kaplanması ve uzak ülkeler. Sonunda gelip sığınacağın bir ev. Dostlarını toplayıp neşeyle kıkırdamak, -ve sigaralar, biralar, kahveler, bazen şaraplar- hayata dair bıkbıkbık kon...

18102025

 Sıfırlayarak başlamak istedim.